Ben Kaybetmedim, Kazandım Aslında

Ben Kaybetmedim, Kazandım Aslında
Şu hayatta ne çok kazanılmış kaybedişlerimiz var değil mi? Hayatın son zamanlarda bana kazandırdığı en güzel öğretilerden birisi de bu desem yeridir. "Kazanılmış Kaybedişler"... Kaybettiğimizi düşündüğümüz her şey aslında bizim için çok önemli kazanımları da peşi sıra getiriyor.
 
Kaybetmek gerçekten de bir kazanış mıdır?
 
Şu ne zaman noktalanacağını bilemediğimiz kısacık ömürlerimizi ne de çok karamsarlık perdelerimizle gölgeliyoruz. Neden perdenin ötesindeki güneşi görmekten bu kadar kaçıyoruz? Marifet tüm yaşanmışlıklarımızı karalara mı bağlamak da, yoksa yaşanmış acılardan tecrübeler çıkarıp her yeni güne yine ve yeniden küllerimizden doğmakta mı?
 
Her yeni güne bizden daha kötü durumdaki insanları düşünerek şükürle başlamak ve her biten günü yine bizden daha kötü insanları düşünerek dua ile tamama erdirmek…
 
Az önce de değindiğim, ne zaman noktalanacağını bilemediğimiz ömürlerimizdeki “şu an” kavramını yitirerek, değerlerimizi yitirerek, insan olmanın asil vasfına küfreder yaşam tarzlarıyla her yeni doğan günü kucaklamak mı yaşamak? Ve tüm bu dünyalık yaşamlarda istediğimiz gibi gitmeyen, nefsimizi dahi tatmin edemeyen anları “acılarımız” olarak nitelendirmek midir tecrübeler? Yoksa her yaşanılmışlıkta ruhumuzu ve dimağımızı yeniden inşa etmeye çalışır bir disiplin içine girip, bu yeniden inşa sırasında da insan olmaya yaraşır, ahlak ve varoluş sebebimiz gibi, bizleri “biz” yapabilecek değerlerle kendimizi donatmakta mı saklıdır doğru olan yanıt?
 
Tasavvufun en güzel öğretilerinden birisi olan ve insan olmanın şereflerinden birisi olan “Sevmek” dahi içi boşalmış ceviz kabuğuna dönmedi mi kaybetme korkularımızla? Sevmek, sevdiğine sakız gibi yapışarak mı olur, yoksa dokunmayı geç, bakmaya dahi kıyamamak la mı? Doğru olan ilişki biçimi “Nasıl olsa birgün kaybedeceksin, hızlı yaşa ve tüket tüm güzel olanları” şeklinde yaşamak mıdır? İçerisinde yaşadığımız dünya bir yansımanın parçaları olduğuna göre sevilen “sen” misin,  yoksa Canab-ı Yaradan’ın  bir kudsi hadiste: "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi arzu ettim, âlemi yarattım" buyurduğu gibi… Sevilen aslında “sen” değil de, Rabbinin dünyadaki varlıklarda görünen eşsiz sanatı mıdır?
 
Ya peki her canlının günü gelince ölümü tadışı… Gidenlerin ardından duyulan o dayanılmaz acı… Her varlığın birgün yok olacağını bilmek hissi… Kalemimizin ucu biter yenisini takarız, evde erzak biter yenisini alırız, bahçemizde dost bilip beslediğimiz hayvanı kaybederiz günü gelince, hayattaki dayanaklarımız, kollarımız, kanatlarımız ailemizi, annemizi, ardımızdaki dağımız babamızı kaybederiz. Kaybedilen her ne ise, şunu da biliriz ki her kaybedilenin yerini yenisi alır. Aslında her kaybediş bir kazanılıştır. Tecrübedir, varlıktır, bir ceninin bedeninde ete kemiğe bürünen ruhudur, dostluktur, iştir, huzurdur…
 
Her güzel şey yitirilmişlerde tozlanmaya bırakılmışken günümüz ömürlerinde… Bütünler dururken, zerrelerle neden vakit geçirmek için bu kadar büyük eforlar sarfediyoruz? Evet, her gece karanlıktır ve her gündüz de aydınlık. Ancak her geceyi aydınlatan yıldızları, her günü de gölgeleyen bulutlar vardır. Önemli olan karanlığa bakmak değildir, önemli olan karanlık gecenin ardındaki o parlak yıldızları  görebilmektir. Hatta çocuksu bir mutlulukla bir de gözlerini kapatıp, güzel bir dilek dilemektir hızla kayan o parlak yıldızın ardından. Hiçbir şeyin baki olmadığı, şu kendisi dahi fani olan dünyada kaybetmişliklerinizin aslında kazanılmışlıklarımız olduğunu unutmamamız dileğiyle…

Sevgilerimle…
Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar

ÖNE ÇIKAN GALERİLER

ÖNE ÇIKAN VİDEOLAR

Elazığ Fm 23, Radyo Hazar ve Radyo Kulüp dinle!

EDİTÖR SEÇİMİ

SON DAKİKA

Haber Scripti: Medya İnternet | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom