MANTIK VE SADAKAT

MANTIK VE SADAKAT

Aynı şehirde yaşayan iki farklı ailenin iki evladı okumak üzere yaşadıkları yerden ve ailelerinden ayrılmışlardı. Çocukların evde olmadıkları dönemde aileler nedendir bilinmez evlerini korumak gereği duymuşlardı. Bir aile evlerini korumak için bir güvenlik görevlisi ile anlaşmışlardı. Diğer aile ise bir köpek almış ve evini böyle korumaya karar vermişti.

              Bir tatil dönüşü çocuklar evlerine gelmek üzere çıktılar yola. Birinci ailenin çocuğu kapıya geldiğinde güvenlik görevlisiyle karşılaştı. Güvenlik görevlisi tanımıyordu çocuğu. Çocuk, onun için korumakla yükümlü olduğu alana giren bir yabancıydı. Tabancası vardı ve isteseydi eğer tek bir mermiyle çocuğu etkisiz hale getirebilirdi. Ama yapmadı. Önce ''Dur'' emri verdi çocuğa. Kim olduğunu sordu. Çocuk aileden olduğunu söyleyince kimliğini kontrol etti güvenlik görevlisi. Ve ev sahiplerine haber verdi. Sevinçli haberi alan ev sahipleri mutluluktan uçuyordu. Görevini layıkıyla yapan güvenlik görevlisi de mutlu bir şekilde aileyi izliyordu.

              Diğer ailenin çocuğuysa daha bahçe kapısına girmeden köpeğin hırçın havlamalarını duydu. Köpek çok sinirliydi. Çünkü bu çocuk da köpeğin korumakla görevli olduğu alana girmişti. Köpeğin aklında onu parçalamak vardı. Bunu başarabilmesi için önündeki ilk engel boynundaki zinciriydi. Çünkü çocuğu parçalaması için evvela ondan kurtulmalıydı. Çocuğu parçalamalıydı çünkü çocuk o köpeğin ekmek yediği insanların özel alanına girmiş bir tehlikeydi ve o alanı korumalıydı köpek. Çünkü kendince o insanlara sadıktı. Ama köpeğin düşünemediği bir şey vardı. Aklındakini yapsaydı eğer kendi sahibine dünyanın en büyük acılarından birini tattıracaktı. Bilmiyordu ki O çocuk kendisinin sadık olduğu insanlara daha sadıktı. O çocuk kendi sahiplerinin canıydı, kanıydı. Ve kendi sahipleri o çocuk için gerektiğinde dünyayı hiçe sayardı. Kendilerini savunan köpeği bile…

Şimdi durduk yere niçin anlattım bu hikâyeyi. Malumunuz yeniden bir seçimin arifesine geldik. Sosyal medyada öylesine hakaretlerle, öylesine ötekileştirmelerle dolu tartışmalar görüyorum ki (bilhassa Elazığ sayfalarında) üzülmemek elde değil. ‘’Zaten şunu bunu yapan siz değil misiniz?’’, ‘’Efendim sizi de gördük sizi de’’, ‘’Dediğin gibi olsa ülke batar ülke’’ şeklindeki kısır tartışmalar.

Davamız bu kadar memleket sevdasıyken birbirimize karşı bu kadar mı tahammülsüz, bu kadar mı hoşgörüsüzüz diye düşünmeden edemiyor insan.  Oysaki farklı fikirler aslında deminki hikâyede anlattığım ailenin evlatları gibi, zamanında unuttuğumuz ya da başka bir sebepten dolayı terk ettiğimiz gerçekler değil midir? Amma velakin bizler bağlı olduğumuz değerlere acaba bir güvenlik görevlisi gibi mi yaklaşıyoruz? Sormak lazım kendimize. Tamam değerlerimize sadakat derecesinde bağlıyız ama acaba insan olan bir güvenlik görevlisi gibi farklı olan değerlere ‘’kimlik’’ soruyor muyuz? Yoksa birbirimize acı bir hatıra olacak kırık kalpler mi bırakıyoruz?  Koca bir soru işareti.

Bakınız ABD cumhurbaşkanı Thomas Jefferson daha 1800’lü yıllarda diyor ki: içimizde farklı fikirlerde olanlar olabilir, sakın bunlara dokunmayın. Jefferson toplumları geliştiren etkenlerin başında serbest bir tartışma ortamının yattığını ta o yıllardan vurguluyor.

Ve şöyle bir bakıyorum da insanlar yüzyıllardan beri insanlık için hemen her devirde yeni sistemler, düşünceler, akımlar geliştirmiş. Ne gariptir ki birçoğu da temelinde sevginin yattığını iddia etmekte. Ama bilanço şu: Birbirinden nefret eden insanlar. İşte ben bunu viledaya benzetiyorum. Evet evet bildiğimiz temizlik aparatı olan viledaya. Peki ne alaka vileda?

VİLEDA

Hiç unutmam ilkokul üçüncü sınıftayız. Bir gün öğretmenimiz girdi sınıfa. Yeni bir temizlik kovasından bahsetti. Her sınıfın kendi imkânlarıyla kendi sınıfına bu aletten alacağını söyledi ve kişi başına şu kadar ücret düşüyor diye ekledi. Kırmızı kovası, kovanın başında süzgeci olan bu şey erkek çocuklarının dahi ilgisini çekmişti.  Her gün iki nöbetçi öğrenci sınıfı bununla temizleyecektik. Deterjan dahi kullanabilecektik. Ve sınıf her zaman tertemiz olacak diye heyecanlanmıştık. Ama hiç de öyle olmadı. Sınıf her gün daha da çamur oldu. Bir yerde bir hata yapıyorduk. Ve bir gün bu durum öğretmenimizin de dikkatini çekti. ‘’Çocuklar sınıfı süpürmeden, yerdeki toz-toprak parçalarını almadan mı kullanıyorsunuz bunu?’’ diye sordu. Evet, hata oradaydı.

İşte insanlardaki hoşgörüsüzlük sınıfta biriken toz-toprak parçacıkları gibi birikiyor bir yerde. Ve bizler bunları süpürmedikçe, her yeri temizleyebilecek ne kadar sistem üretirsek üretelim, ortalık hep çamur kalacak.

Selçuk BAYSAL 15.02.2015

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar

ÖNE ÇIKAN GALERİLER

ÖNE ÇIKAN VİDEOLAR

Elazığ Fm 23, Radyo Hazar ve Radyo Kulüp dinle!

EDİTÖR SEÇİMİ

SON DAKİKA

Haber Scripti: Medya İnternet | Hosting Yer Sağlayıcı: MiTelekom